Freud’dan Lacan’a Kaygı: Tehlike Sinyalinden Arzunun Eşiğine

Kaygı çoğu zaman bedende başlayan, düşüncelere yayılan ve gündelik hayatın seyrini bozan bir deneyim. Kalp çarpıntısı, göğüste sıkışma, huzursuzluk ve sürekli kötü bir ihtimali düşünme ya da henüz gerçekleşmemiş bir olay karşısında yoğun bir tedirginlik yaşama, kaygının sık karşılaşılan görünümlerindendir. Fakat bu duygu ortaya çıktığında onu belirli bir nedene bağlamakta zorlanırız. ‘Her şey yolunda gibi gözüküyor ama içimde kötü bir his var’ cümlesi, kaygının belirsiz niteliğini iyi anlatan bir cümledir.

Psikanalitik düşünce, kaygıyı yalnızca azaltılması gereken bir duygu olarak ele almaz. Kaygı elbette yoğunlaştığı zaman, ilişki kurma, uyuma ve karar verme kapasitelerini etkileyebilir. Ancak psikanaliz açısından kaygı, aynı zamanda ruhsal hayatta işleyen daha derin bir çatışmanın işareti olabilir. Bazen ifade edilemeyen bir öfkeye, bazen kayıp korkusuna, bazen de kişinin başkalarının arzusu içindeki yerini sorgulamasına eşlik eder.

Freud ve Lacan, kaygıyı anlamaya çalışırken farklı kavramsal çerçeveler kurmuşlardır. Freud için kaygı, benliğin bir tehlikeye karşı verdiği sinyaldir. Lacan ise bu sinyalin bizi arzu, eksikliği ve Öteki ile kurduğumuz ilişkiye götürdüğünü söyler. Bu iki yaklaşım, kaygının hem koruyucu hem de düşündürücü yönünü birlikte ele almamıza yardımcı olur.

Kaygı ve korku arasındaki fark

Kaygı ile korku gündelik dilde birbirlerinin yerine kullanılsa da psikanalitik açıdan aynı şey değildir. Korku çoğu zaman belirli bir nesneye veya somut bir tehlikeye yönelir. Hızla üzerimize gelen bir araçtan, saldırgan bir hayvandan ya da fiziksel olarak tehdit edici bir durumdan korkabiliriz. Korkunun nesnesi görece belirgindir: neden korktuğumuzu söyleyebiliriz.

Kaygıda ise tehdit daha belirsizdir. Kişi yoğun bir huzursuzluk hisseder; fakat bu huzursuzluğun neye bağlı olduğunu açıkça ifade edemeyebilir. Bir iş görüşmesinden önce, ilişkide önemli bir konuşma yapmadan önce ya da hayatında olumlu bir değişiklik yaşanırken bile kaygı ortaya çıkabilir.

Örneğin kişi uzun zamandır istediği bir işe kabul edildiğinde yalnızca sevinç yaşamayabilir. Başarma, görünür olma, sorumluluk alma ya da başkalarının beklentilerine cevap verme ihtimali de kaygı yaratabilir. Bu noktada kaygı, dışarıdaki olaydan çok o olayın kişinin iç dünyasında taşıdığı anlamla ilişkilidir.

Psikanalitik bakış için asıl soru şudur: Yaşanan durum, kişi için neyi harekete geçiriyor? Kaygı hangi eski deneyimle, hangi kayıp ihtimaliyle ya da hangi ilişkisel örüntüyle birleşiyor?

Freud’un ilk yaklaşımı: Bastırılmış olanın geri dönüşü

Freud’un kaygı kuramı zaman içinde değişmiştir. İlk döneminde Freud kaygıyı daha çok bastırılmış dürtüsel enerji üzerinden açıklamıştır. Bu yaklaşım kişinin bilinç düzeyinde kabul edemediği, ifade etmekte zorlandığı ya da yasaklı bulduğu istekler bastırılır. Ancak bastırma, bu istekleri tümüyle ortadan kaldırmaz. Bastırılmış olan, farklı biçimlerde geri dönebilir; kaygı da bu dönüş biçimlerinden biri olabilir.

Burada ‘dürtü’ kavramını yalnızca cinsellik ya da saldırganlıkla sınırlı düşünmemek gerekir. Dürtü, kişinin sevme, sahip olma, öfkelenme, ayrılma, bağımsızlaşma ya da talep etme yönündeki ruhsal hareketlerini de kapsar. Kişi bazı duyguları açıkça yaşamanın ilişkiyi tehlikeye atacağına inanabilir. Örneğin ebeveynine öfke duymak, partnerinden uzaklaşmak istemek ya da otorite figürüne itiraz etmek kişiye yasak, tehlikeli veya suçluluk verici gelebilir.

Bu durumda duygu doğrudan ifade etmek yerine bastırılabilir. Fakat bastırılmış duygu yok olmaz; bedensel sıkıntı, huzursuzluk, tekrar eden düşünceler, rüyalar veya çeşitli belirtiler biçiminde kendini gösterebilir.

Freud’un dönüşü: Kaygı benliğin tehlike sinyalidir.

Freud, 1926 tarihli ketlenmeler, belirtiler ve kaygı adlı eserinde kaygı anlayışını yeniden düzenler. Bu yeni fikrin temel yaklaşımı şudur: Kaygı her zaman bastırmanın sonucu değildir; bazen bastırmayı başlatan şey kaygının kendisidir.

Freud’a göre benlik, bir tehlike ihtimalini sezdiği zaman kaygı üretir. Bu kaygı kişiyi söz konusu tehlikeden korumaya çalışan bir ‘sinyal kaygısı’dır. Benlik, geçmişte yaşamış olduğu çaresizlik ya da kayıp deneyiminin yeniden ortaya çıkabileceğini hisseder ve savunma mekanizmalarını devreye sokar. Savunma mekanizmaları, benliğin zorlayıcı duygularla baş etme yollarıdır. Bastırma, inkar, yansıtma, karşıt tepki oluşturma ve mantığa bürünme gibi süreçler, kişinin yaşamakta zorlandığı duyguyu doğrudan deneyimlemesini engelleyebilir. Bu savunma her zaman patolojik değildir.

Freud, kaygının kaynağını yalnızca dış dünyada aramaz. Kişi dışsal bir tehlike yaşamamış bile olsa kendi dürtülerinden, vicdanının sert taleplerinden ya da sevilen birinin kaybetme ihtimalinden kaygı duyabilir. Bu nedenle Freud, gerçeklik kaygısı, nevrotik kaygı ve ahlaki kaygı gibi ayrımlar yapar.

Gerçeklik kaygısı dış dünyadan gelebilecek somut bir tehlikeyle ilişkilidir. Nevrotik kaygı, kişinin kendi dürtülerinin denetiminden çıkacağı ya da cezalandırılacağı korkusunu içerir. Ahlaki kaygı ise süperegonun, yani içselleştirilmiş yasakların, kuralların ve eleştirel seslerin baskılarıyla bağlantılıdır.

Belirti, kaygı düzenleme girişimi olabilir mi?

Freud’un en önemli katkısı, belirtilerin yalnızca bozulmuş işlevler olmadığını göstermesidir. Bir belirti kişiye acı verir; fakat aynı zamanda daha yoğun bir kaygıyı sınırlama işlevi de görebilir. Bu nedenle psikanalitik açıdan belirti, bir tür uzlaşma oluşumudur. Kişinin arzusu ile yasağı, isteği ile korkusu, yakınlaşma ihtiyacı ile kaybetme endişesi arasında kurulan zorlayıcı bir dengedir.

Örneğin, sürekli kontrol etme ihtiyacında bulunan bir kişi, kapıyı kilitleyip kilitlemediğini defalarca kontrol edebilir. Bu davranış kişiyi yorar, gündelik hayatını kısıtlar ve çoğu zaman anlamsız görünür. Ancak kontrol etme eylemi geçici bir rahatlama da sağlayabilir. Kişi kontrol etmediğinde daha yoğun bir belirsizlik, suçluluk ya da felaket beklentisiyle karşılaşabilir.

Bu durumda psikanalitik çalışma, belirtileri yalnızca hızlıca ortadan kaldırılması gereken davranışlar olarak görmez. Önce belirtilerin işlevini anlamaya çalışır. Kişi hangi duygudan korunuyordur? Hangi düşünceyle karşılaşmakta zorlanıyordur? Belirti, hangi kaygıyı daha katlanabilir bir düzeye indirmektedir?

Bu sorular, kişinin yaşadığı acıyı küçümsemek anlamına gelmez. Tam tersine, belirtilerin neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamaya yardımcı olur.

Lacan: kaygı, ötekinin arzusuyla karşılaşmak

Lacan, Freud’un kaygı kuramını devralır; ancak onu dil, arzu ve Öteki kavramları üzerinden yeniden yorumlar. Lacan’a göre insan sadece ihtiyaçları olan biyolojik bir varlık değildir. İnsan, doğduğu andan itibaren başkalarının sözleri beklentileri ve arzuları içinde şekil alır.

Bir çocuk henüz konuşmazken bile onun hakkında konuşulur. Ona bir isim verilir, nasıl biri olduğu söylenir, geleceğiyle ilgili beklentiler kurulur. Çocuk zamanla yalnızca ‘Ne istiyorum’ sorusuna değil ‘Benden ne isteniyor?’ sorusunu da taşımaya başlar

Lacan’ın ‘Öteki’ kavramı burada önemlidir. Öteki, yalnızca karşımızdaki kişi değildir. Anne, baba, öğretmen, partner, toplumsal kurallar ve dil aracılığıyla bize ulaşan anlam dünyasıdır. İnsan çoğu zaman kendi arzusunu, Ötekinin kendisinden ne beklediği sorusunun içinde kurmaya çalışır.

Kaygı, özellikle Ötekinin arzusunun belirsizleştiği yerde ortaya çıkabilir. Bir partnerin sessizliği, bir yöneticinin kısa süreli bir bakışı ya da ebeveynin memnuniyetsizliği kişi de yoğun kaygı yaratabilir. Burada kaygının nedeni yalnızca sessizlik, bakış ya da eleştiri değildir. Kişi, Ötekinin arzusundaki yerin belirsizleştiğini hisseder. ‘Benden uzaklaştı mı?’. ‘Yetersiz miyim?’, ‘Beni hala istiyor mu?’, ‘Bende ne görüyor?’ gibi sorular, kaygının düşünsel yüzünü oluşturabilir. Lacan açısından mesele yalnızca sevilip sevilmemek değildir. Daha temel soru şudur: Ötekinin arzusunda ben neyim?

Nesne a ve kaygının paradoksu

Lacan’ın kaygı kuramında ‘nesne a’ kavramı merkezi bir yer tutar. Bu kavram, gündelik hayatta sahip olunabilecek somut bir nesneyi ifade etmez. Nesne a, arzuyu sürekli hareket hâlinde tutan; fakat hiçbir zaman bütünüyle ele geçirilemeyen eksiklik noktasına verilen isimdir.

İnsan çoğu zaman belirli bir şeye ulaştığında tam anlamıyla tatmin olacağını düşünür. Daha iyi bir iş, daha güvenli bir ilişki, daha fazla onay ya da daha görünür olmak kişiye eksik olanın tamamlanacağı hissini verebilir. Ancak arzu, bir nesneye ulaşmakla tamamen kapanmaz. Bir şey elde edildiğinde, başka bir istek ya da başka bir eksiklik belirir.

Lacan’a göre kaygı her zaman eksiklik olduğunda ortaya çıkmaz. Bazen kişinin asıl kaygılandığı şey, eksikliğe yer kalmamasıdır. Ötekinin arzusu kişiye fazla yaklaştığında, kişi kendi arzusuna yer açamaz hâle geldiğinde kaygı yoğunlaşabilir.

Örneğin sürekli ne düşündüğünü ne hissettiğini ve ne istediğini açıklamak zorunda kalan biri, ilişkide boğulmuş hissedebilir. Başkasının talebi o kadar yoğun hâle gelir ki kişi kendi isteğini duyamaz. Bu durumda kaygı, yalnızca terk edilme korkusundan değil; Öteki tarafından tamamen kuşatılma hissinden de doğabilir. Lacan’ın ‘kaygı nesnesiz değildir’ önermesi bu bağlamda anlaşılabilir. Kaygının nesnesi korkudaki gibi açıkça gösterilebilen bir şey değildir. Daha çok kişinin alışık olduğu anlam düzenini bozan, onu kendi arzusuyla yüzleştiren ve Ötekinin talebi karşısındaki konumunu belirsizleştiren bir fazlalıktır.

Sonuç: Kaygıyı hemen susturmak yerine dinlemek

Freud için kaygı, benliğin tehlikeye karşı verdiği bir sinyaldir. Lacan için ise kaygı, arzunun, eksikliğin ve Ötekinin alanında kişinin yerinin belirsizleştiği bir eşikte ortaya çıkar. Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde kaygı, yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlık değil; ruhsal hayatın önemli bir habercisi olarak ele alınabilir.

Kaygı bazen geçmişte yaşanmış bir çaresizliğe, bazen kaybetme korkusuna, bazen kişinin kendi arzusu ile başkalarının talepleri arasındaki gerilime işaret eder. Bu nedenle kaygı geldiğinde tek mesele ‘nasıl geçer’ sorusu olmayabilir. ‘Bu kaygı hangi durumda ortaya çıkıyor?’, ‘beni neye karşı uyarıyor?’, ‘hangi ilişki örüntüsü burada yeniden canlanıyor?’ soruları da önem kazanır.

Elbette yoğun, uzun süreli ve günlük yaşamı belirgin biçimde etkileyen kaygı deneyimleri profesyonel değerlendirmeyi gerektirebilir. Ancak kaygının kişisel hikâyeyle, ilişkilerle ve bilinçdışı örüntülerle bağını araştırmak; kişinin yalnızca belirtilerini değil, o belirtilerin taşıdığı anlamı da duyabilmesine yardımcı olabilir.


anxiety

Kaynakça

Freud, S. (1926). Ketlenmeler, Belirtiler ve Kaygı / Inhibitions, Symptoms and Anxiety. NLM katalog kaydı

Lacan, J. (2004). *Le Séminaire, Livre X: L’angoisse (1962–1963).* Éditions du Seuil. Yayıncı kaydı

Evans, D. (1996). An Introductory Dictionary of Lacanian Psychoanalysis. Routledge.

Fink, B. (1995). The Lacanian Subject: Between Language and Jouissance. Princeton University Press.

Bir Cevap Yazın

Psikolog Fahri Bora Karaca sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin